Glck: Hafza, dirayet, gelecek
17 Ağustos 1999 sabahı, Türkiye’nin hafızasına kara bir haberle kazınmıştı Gölcük. 7,6 büyüklüğündeki o yıkıcı sarsıntı on binlerce canımızı aramızdan alırken, hepimizi deprem gerçeğiyle bir kez daha yüzleştirmişti…
"Yazar hakkında henüz detaylı bir biyografi eklenmemiş."
17 Ağustos 1999 sabahı, Türkiye’nin hafızasına kara bir haberle kazınmıştı Gölcük. 7,6 büyüklüğündeki o yıkıcı sarsıntı on binlerce canımızı aramızdan alırken, hepimizi deprem gerçeğiyle bir kez daha yüzleştirmişti…
Serkan Üstüner’in Güngörmüşler Çıkmazı adlı romanını okurken, ister istemez 1990’ların “susuz İstanbul” günlerine gittim. O yıllarda yaşadığımız gecekondu semtine haftada bir su tankerleri gelir, mahalleli ellerinde bidonlarla uzun kuyruklar oluştururdu…
Bazı insanların ardından söylenecek söz, kitaplarının ve yazılarının toplamından daha büyüktür. Çünkü onlar yalnızca yazarak değil, insanlara dokunarak yaşarlar…
Çileyle yoğrulmuş hayatlarını bir davaya vakfeden bazı sanatçılar vardır ki eserleriyle bir halkın hafızasını ayakta tutarlar. Filistin modern sanatının büyük ustası Süleyman Mansur böyle bir sanat çınarıydı…
Eski zaman bilgeliği “Şöhret afettir” hükmünü verdiğinde ortada ne Instagram hikâyeleri vardı ne de tıklanma uğruna ruhunu satan dijital şöhretler. Eskiler, ne bugünün baştan çıkmış magazin çarkını gördü ne de rezilliğin marifet sayıldığı bu devri…
Tekkeler, yalnızca ibadet ve zikir yapılan mekânlar değildi. Aynı zamanda insanın kendisini yetiştirdiği, güzel ahlâkı ve beşeri münasebetleri öğrendiği birer terbiye mektebiydi…
Gelin, biraz tarihin o zarif dehlizlerinde yürüyelim ve kökleri merhamete uzanan sahici bir vakıf medeniyetinin izini sürelim. Osmanlı’da vakıf denince akla yalnızca camiler, kervansaraylar ya da görkemli külliyeler gelmesin…
Ekranları mesken tutan dizilere baktığımızda, insanın içini ister istemez bir hüzün kaplıyor. Çünkü “aile” adı altında izlediğimiz dünyaların çoğunda sevgiye ve güvene değil; çatışmaya, entrikaya, manipülasyona ve güç savaşlarına rastlıyoruz…
Pablo Picasso’nun hat sanatını görüp, kendi resminde ulaşmak istediği noktayı İslam yazısının (hat sanatının) çoktan bulduğunu söylemesi boşuna değil. Çünkü hat, yüzyıllar önce yazıyla resim arasındaki sınırı ortadan kaldırmış bir sanat…