Aynaya bakmayan siyaset
Türkiye’de uzun zamandır hemen herkesin üzerinde uzlaşabildiği çok az konu kaldı. Ama galiba bir konuda geniş bir mutabakat var: Memnuniyet hissi giderek azalıyor…
"Yazar hakkında henüz detaylı bir biyografi eklenmemiş."
Türkiye’de uzun zamandır hemen herkesin üzerinde uzlaşabildiği çok az konu kaldı. Ama galiba bir konuda geniş bir mutabakat var: Memnuniyet hissi giderek azalıyor…
Türk siyasetinde artık seçim sonuçlarını, parti programlarını ya da ideolojik tartışmaları konuşmaktan çok “transfer sezonunu” takip eder hale geldik. Futbolda nasıl taraftarlar gece yarısı “Acaba hangi yıldız geliyor?” diye telefon ekranına kilitleniyorsa, siyasette de benzer bir heyecan oluşmuş durumda…
Bir ülkede siyasetçinin gençlere verdiği en büyük kariyer tavsiyesi “okulu bırakıp Çin’e gidin” olmuşsa, ekonomistlerin de en büyük açıklaması “enflasyon beklediğimiz gibi düşmedi” cümlesine sıkışmışsa, orada artık yalnızca ekonomik kriz değil, zihinsel bir yönetim krizi vardır. Bir tarafta eski Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar çıkıp gençlere, “Annenize babanıza söyleyin ya da söylemeyin, işi gücü bırakıp […]
“Bu anayasa darbe anayasasıdır”, “vesayet düzeninin izlerini taşıyor”, “Türkiye’nin sivil bir anayasaya ihtiyacı var”… Türkiye’de bu cümleleri artık neredeyse ezbere biliyoruz. Çünkü yaklaşık yirmi yıldır aynı siyasi iktidar, her anayasa tartışmasını benzer bir söylem üzerinden yürütüyor…
Türkiye’de siyasetin uzun süredir iki büyük kutup üzerinden şekillendiği söyleniyor. Aslında mesele yalnızca siyasetin iki kutuplu olması değil…
Orta Doğu Teknik Üniversitesi kampüsünde yaşanan bir tartışma, aslında yalnızca bir öğrenci kavgası değildi. Adı “Devrim” olan bir şenlikte, bir grup öğrencinin Türk bayrağı açmasıyla başlayan gerilim kısa sürede başka bir tartışmanın sembolüne dönüştü…
Devlet Bahçeli’nin son grup konuşmasında Abdullah Öcalan’ın statüsüne ilişkin kullandığı ifade, Türkiye siyasetinde uzun süredir kapalı tutulan bir tartışma başlığını yeniden gündeme taşıdı. Ancak bu kez mesele yalnızca bir “süreç ihtimali” değil; aynı zamanda bu ihtimalin hangi sınırlar içinde, hangi aktörlerle ve hangi meşruiyet çerçevesinde yürütüleceği sorusu etrafında şekilleniyor…
3 Mayıs, Türkiye’de uzun yıllar boyunca yalnızca bir anma günü olmadı; bir fikrin, bir duruşun ve bir iddianın sembolü oldu. Bugün bu tarih giderek daha fazla “Milliyetçilik Günü” olarak anılmaya başlasa da, bu dönüşümün kendisi tartışmayı hak ediyor…
Abdullah Emre Güner bir veri paylaştı. Ama bu veri, aslında bir tabloyu değil, bir ruh hâlini anlatıyor: “Bir yılda 300 kere doktora giden hastamız var… ‘Alışkanlığım’ diyor.” Bir yıl 365 gün…