Her şeyi okumamak lazım
Geçen hafta kütüphanenin önünde hayal kuruyordum. Deniz kokusu uzaktan geliyordu, tuzlu ve hafif, sanki bir hatırlatma gibiydi…
"Yazar hakkında henüz detaylı bir biyografi eklenmemiş."
Geçen hafta kütüphanenin önünde hayal kuruyordum. Deniz kokusu uzaktan geliyordu, tuzlu ve hafif, sanki bir hatırlatma gibiydi…
Sabahın ilk ışığı perdelerin arasından sızarken, dışarıda İstanbul henüz uyanmamıştır. Ama sen çoktan telaşın içindesin…
Yenikapı’nın rüzgarı, Kadir Topbaş Fuar Merkezi’nin kapılarından içeri giremiyor. Çünkü dışarıdaki o telaşlı zamanın hükmü, bu eşikten öteye geçmeye yetmiyor…
Gece vakti, açık denizin o koyu ve sarsılmaz rengine uzun uzun baktığınızda, yüzeydeki köpüklerin ve geçici dalgaların aslında ne kadar önemsiz olduğunu fark edersiniz. Suyun asıl gücü, kıyıları döven o anlık gürültüsünde değil; metrelerce altta, hiçbir rüzgardan etkilenmeden, devasa ve yekpare bir gövde halinde hareket eden o sağır edici sessizliğindedir…
Her sabah, gecenin koyu örtüsü aralanırken gökyüzü önce laciverde, sonra günün ilk ışıklarıyla birlikte usul usul aydınlanan bir ufka boyanır. İşte tam o anda, zihnimizin ıssız kıyısına yeni bir sayfa vurur…
Önce bir not: Bu yazıyı okurken şişeyi açmanıza gerek yok. Çünkü koku zaten burada…
Her hafta aynı saatte, aynı sokaktaki berbere giriyor. Sıradan bir müşteri…
İşte tam o noktada, beklenen yerçekiminin bütün azametiyle çöktüğü o sarsıcı anlarda, insan kendi hakikatiyle baş başa kalır. Dışarıdaki gürültü çekildiğinde, kalabalıklar dağılıp sesler dindiğinde geriye kalan, aynanın karşısında dimdik durmaya çalışan o yorgun ama mağrur siluettir…
Geceyi kim belirliyor? Bu soruyu kendi kendinize sormadıysanız, muhtemelen cevabı zaten biliyorsunuzdur: Siz değil…