Mekke Anlaşması ve dip dalga
Eylül 2024’tü. İstanbul yazla vedalaşmaya hazırlanıyordu…
"Yazar hakkında henüz detaylı bir biyografi eklenmemiş."
Eylül 2024’tü. İstanbul yazla vedalaşmaya hazırlanıyordu…
7 Ağustos 2026’da Türkiye, Pakistan ve Suudi Arabistan arasında Mekke’de imzalanan ortak savunma anlaşması, bölge güvenliği açısından son derece önemli bir başlangıçtır. Yaklaşık yedi yıl önce, 6 Kasım 2019 tarihinde kaleme aldığımız “3-AB” başlıklı yazımızda, dünyanın yeni bir döneme girdiğini ve Türkiye’nin değişen şartları doğru okuyarak kendi coğrafyasının imkânlarına dayalı alternatifler geliştirmesi gerektiğini savunmuştuk…
Geçtiğimiz hafta bu köşede, Washington koridorlarında pişirilen S.4443 kodlu tasarının Doğu Akdeniz’de nasıl bir “mevzuat ve koridor savaşı” kurguladığını ve Türkiye’yi bölgesel denklem dışında bırakmayı hedefleyen sinsi çerçevesini ele almıştık. Ancak asıl soru hâlâ masada cevap bekliyor: Washington’da hazırlanan bu kağıt üstündeki senaryo, sahanın ve denizin realitesinde gerçekten uygulanabilir mi…
Siyaset düşüncesinin en kadim meselelerinden biri, ahlâk ile güç arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağıdır. Devletler yalnızca ideallerle değil; güvenlik, tarih, coğrafya ve güç dengeleriyle şekillenen karmaşık bir gerçeklik içinde hareket ederler…
Uluslararası siyasetin en eski tartışmalarından biri, ahlâk ile güç arasındaki ilişkidir. Tarih boyunca kimi düşünürler devletlerin öncelikle kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiğini savunurken, kimileri siyasetin ahlâkî ilkelerden bağımsız düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür…
Doğu Akdeniz, yüzyıllardır sadece suların değil, küresel ticaret yollarının ve enerji haritalarının kesişim noktasıdır. Ancak günümüzde bu kadim coğrafyanın geleceği, yalnızca Akdeniz’e kıyısı olan devletlerin donanmalarıyla değil, binlerce kilometre uzakta, Washington DC’deki Kongre koridorlarında şekilleniyor…
Türkiye bugün belki de son yüz yılın en büyük jeopolitik fırsatıyla karşı karşıyadır. Fakat bu fırsatın kalıcı bir stratejik kazanıma dönüşmesi, sadece askerî güçle değil, diplomatik dengeyi koruyabilme, ekonomik dayanıklılığı artırabilme ve bölgesel aktörlerle sürdürülebilir ilişkiler kurabilme becerisine bağlıdır…
Dış politika analizleri yaparken çoğumuz sahadaki askeri hareketliliklere odaklanırız. Hâlbuki asıl savaşlar, kameraların giremediği, en gizli istihbarat raporlarının havada uçuştuğu sağır odalarda verilir…
Son dönemde Türk entelektüel mahfillerinde ve bazı mevkutelerde, Mustafa Müftüoğlu’nun o eski ve meşhur kitap başlığına Yalan Söyleyen Tarih Utansın ifadesine sığınarak yapılan felsefi savunmalar dikkat çekmektedir. Tarihin “muktedirler” tarafından tahrif edildiği ve resmi anlatının gerçeği perdelediği tezi üzerinden yürütülen bu kurnaz retorik, ilk bakışta rasyonel bir tarih eleştirisi gibi görünse de, satır aralarında kurumsal […]